Annenin Arzusu – Annelik Arzusu

Share

“Annenin arzusu yalnız annelik arzusu mudur?” sorusunu sorarak başlayacağım, yanıtını da Freud’un 19. yüzyıl Orta Avrupa’sındaki geleneksel anne ve annelik durumunu anlatan kuramsal ve klinik görüşlerden başlayıp 21. yüzyılın bir çok açıdan farklılaşmış anneliğine götürerek tartışmaya çalışacağım. Psikanaliz anneyi insanın psişik yaşamının merkezine yerleştirmiş, ve yalnız çocuğun değil, erişkin bireyin de ruh sağlığı ya da sağlıksızlığı annenin yaptıkları ya da yapmadıklarına bağlanmıştır.

Winnicott’un “yeterince iyi anne”si kavramıyla birlikte, bir tarafta adeta kusursuz anneliğin, diğer tarafta da yetersiz, “ yeterince iyi olmayan”, sadist ve o dönemde ruhsal hastalıkların kaynağında yer aldığı ortaya koyulan patojen anne figürünün yer aldığı, erken psikanalitik yazından günümüze, annelik arzusuna giden yolda küçük kızın kadınlık ve kadınsıya uzanan serüvenini izleyebiliriz.

Freud kadın cinselliği üzerine ilk görüşlerini “Cinsellik Üzerine Üç Deneme(1905)” de ortaya koyar. Ana hatlarıyla, Freud’a göre, küçük kız çocuğu da erkek çocuğu gibi fallik dönemin sonuna doğru hem kızların hem de erkeklerin penisleri olduğuna inanır. Çocuklar vajinanın varlığının farkında değildir. Penisi olmadığını farkeden kızlar ya bir gün klitorislerinin büyüyüp penise dönüşeceğini hayal eder, ya da bu durumu protesto edip erkek olmak isterler. Kız çocuk bu durumdan annesini sorumlu tutar ve ilk sevgi nesnesini terkedip yüzünü penisi olan babasına döner. Babası ona bir penis verebilir, ya da o, babasından bir çocuk sahibi olabilir.

Ödip Karmaşasının Çözümü” makalesinde (1924) Freud, kızın Ödip karmaşasının çözümünün kızın babasının ona penis yerine bir çocuk vermesi arzusu ile mümkün olacağını yazar. 1925’te yayınlanan “Cinsler Arasındaki Anatomik Farklılıkların Bazı Ruhsal Sonuçları” başlıklı makalede Freud kızın libidosunun “penis eşittir bebek” denklemiyle aynı hat üzerinde yeni bir konuma kaydığını belirtir. Kız, penis arzusunu terkeder, ve bu arzuyu bebek sahibi olma isteğine dönüştürür. Bebek sahibi olma hedefine yönelik olarak da sevgi nesnesi olarak babasını seçer.

Eğer bebek arzusu gerçekleşir, hatta bu bir erkek bebek olursa, bu ona uzun süredir istediği penisi sağlayacaktır (Freud 1933 “ Kadınlık”). Freud ayrıca “penis hasedi” ve “kadınsının reddi”ni, cinsler arasındaki farklılıklarla bağlantılı, psikanalizde sorun yaratan, dirence de neden olan iki ana tema olarak görür (Biten ve Bitmeyen Analiz, 1937). Buradaki kadınsının reddinin, aksi halde iğdiş edilme bunaltısına neden olacağı için kadın cinsel organının yoksayılmasıyla bağlantılı olduğunu söyler Freud. Daha sonra çağdaş psikanalistler bunun annenin cinselliğinin reddi olduğunu da öne sürmüşlerdir.

Melanie Klein, Ödipin ta erken çocuklukta varolduğunu söylemiştir. Kızın temel anksiyetesi onun bedeninin içinden kaynaklanmaktadır. Sütten kesildiğinde, yoksunluk duyguları nedeniyle, memeye sırt çevirip, içinde babanın penisini ve başka bebekleri barındıran annenin bedenine yönelir. Anneye yönelik fantezilerinin ambivalansı nedeniyle anne bedeni içindekiler, penis dahil, iyi ya da kötü olabilir. Erken dönem ketlenmeleri ve hasedi nedeniyle kız gitgide daha fazla babasal penise yönelir. Oral içe alım yoluyla penisi elde tutmaya çalışırken kendini erken Ödipte bulur. Babanın penisi anne rahminin içindedir, penisin sahibi annedir. Böylece, kız çocuk anneye saldırır ama bunun karşılığında da annenin kendisini sadistçe cezalandırmasından, iç organlarının parçalanacağından korkar ( Segal 1973).

Kız anenin içindeki penisi de arzular, bu penisle annenin içine girer ve annenin nesnelerini ve arzularını keşfeder. İşte bu aşamalar yoluyla kız kadınlığın provasını yapar. Klein’ın kız çocuğu annenin içindeki penise ve ana rahmine haset duyar. Bu tümgüçlü anneye karşı düşmanca duygular besler. Freud’un aksine, Klein kızın vajinasından zaten haberdar olduğunu ve erken pasif oral tutumun ağızdan vajinaya geçtiğini ve penise yönelişinin içe alma ve kabul etme dürtüleriyle olabildiğini yazar (Klein 1957).

Şimdi de 20. ve 21. yüzyıl çağdaş psikanalistlerinin çalışmalarından hareketle anneliğe ve kadınlığa ilişkin kavramlardan söz etmek istiyorum.

Florence Guignard’a göre (1999) “henüz konuşamayan çocuk annenin düşünme yetisiyle özdeşleşerek “birincil annesel alanını” oluşturur. Annenin düşünme yetisinden söz ederken Bion’un alfa işlevine de gönderme yapar. Alfa işlevi annenin bebeğini düşünmesi, hayal etmesi, tasarımlaması, bebeği rüyasında görmesini de kapsar. Annenin adeta ham bir besini öğütüp sindirerek beslenmeye uygun yapıtaşları haline getirmesi gibi, bebeğin yoğun heyecan ve uyarım dolu bedensel duyumlarını, beta elemanlarını alfa işleviyle anlamlandırır. Guignard’ın sözettiği ikinci alan “birincil dişil” ise konuşamayan, sözü kullanamayan bebeğin annenin 3. kişiye (babaya) olan arzusuyla özdeşleşmesiyle şekillenir. Burada çocuk ötekinin ötekine arzusu ile özdeşleşmek üzere “başka bir arzuyla meşgul cinsel anne” ile karşılaşır. Bu durumda annenin biricik nesnesi olduğuna dair omnipotansı (tümgüçlülüğü) zedelenen bebek kayıp nesne olarak “annesel anne” ile özdeşleşirken “cinsel annenin nesnesi baba” ile de özdeşleşir. Guignard, genç kadının ilk gebeliğinin annesinin rahmine sahip olma arzusunu bırakmasına yaradığını ve kendi rahmini simgesel olarak yeniden kurmasına olanak verdiğini yazar.

Sylvie Faure Pragier ( 1999) “Kadın Cinselliği ve Çocuk Sahibi Olma Arzusu” başlıklı makalesinde kadınlardaki psikojen kısırlığı incelemiş ve ilkel anne imagosuna bağlı kalmanın, babanın dışlandığı ikili bir ilişkinin aynı zamanda ana rahmine yönelik saldırganca istekleri yoğunlaştırmasından söz etmiştir. Kısırlık durumunda kadınlar depresif bir çekirdek karşısında savunmacı şekilde örgütlenmiştir. Dürtüsel yaşamı bu yadsıma etkiler. İmgenin yadsınması ve bölme mekanizmaları devreye girer. Dürtüsel şiddet tetiklenir ancak bu kabul edilmez olduğu için girişimsel tıbbi uygulamalar (kendini cazalandırma aracı olarak) kabul edilir, hatta bilinçdışı olarak istenir.

Faure-Pragier’den devam edelim... Anneyle olan bağ düş kırıklığına mahkumdur. Onun anneliği ve tümgüçlülüğünü yerle bir etmek için evlat konumundaki kadının çocuk sahibi olması gerekir. Anne imagosuna belli bir mesafe koyamayan kadınlar bilinçdışı bir eşcinsellik içinde kalır. Kız çocuğun annenin babayı arzulayan imagosuyla özdeşleşmesi gerekirken bunun yetersiz kalması ile babaya yatırımı eksik olur. Bu açıdan, annenin işgaline, kontrolüne son vermek için anne olmayı ister ama başarısız kalırlar. Burada kısırlığı Pragier kızın anne karnına olan bilinçdışı düşmanlığını hayalindeki müstakbel çocuğuna yansıtmış olmasıyla açıklamaktadır. Hamile kalamama aynı zamanda annenin kızının üreme ve cinsel aygıtına yeterli yatırımının olmamasına da bağlanmaktadır.

Faure-Pragier’e göre Freud’un yazılarında baba sadece penisin uzantısı olarak istenir.

Bu durumda Freud, anne babanın birbirine duyduğu arzuyu ve erkek çocuğunu bir yana bırakıp kocasını arzulayan bir annenin varlığını yadsımış olur. Bu bağlamda anne-kadının zevk alması yadsınmakta, çocuk adeta ayrıcalıklı eş halini almaktadır.

Kadınsı, ailedeki kadınların bilinçli ve bilinçdışı olarak hissettiklerinin tasarlanmasına dayanır. Anneyle narsistik şekilde özdeşleşen kız çocuk, belli bir dönemden itibaren (memeden kesilme, penisi olmadığını farketme vb nedenlerle) yoksunluk yaşadığından annenin arzu nesnesiyle, babayla, özdeşleşir. İşte bu durumda simgeleştirme ile kız kendi kadınlığını babanın kadınlığına da dayandıracak, baba da kızın gelecekteki kadınlığı kabul edip değer verecek, ona hem narsistik hem de libidinal yatırım yapacaktır.

Annenin cinselliği annenin kendi ana babasının imge dünyası ve onu çevreleyen kültürel etkilerden kaynağını alan, bastırılmış çocukluk cinselliğine ilişkin hayallerle bilinç dışı olarak etkilidir (Palgi-Hecker 2009). Anne tüm narsistik ve libidinal beklentilerini çocuğuna yatırır.

Çocuk sahibi olma arzusu: kadının aşkının nedeni değil, sonucu olur. Soyun sürdürülmesi de bu aşkın kanıtıdır. Burada dişil ile annesel içiçe geçer.

Alizade da psikanalistler olarak çocuk sahibi olmak istemeyen, anne olmamayı isteyen kadınların psişesinde nelerin olup bittiğini sormaktadır (2006). Anne ol(a)mama, genellikle patolojik bir durumun örtülü bir ifadesi olarak görülür. Yani “sağlıklı kadın anneliği ister” önermesini tartışmaya açar. Alizade, “kadınların bağlanma, bağımlılık, Ötekine olan gereksinim, ve kendi bedenlerini yeniden inşa ihtiyaçları olduğu kadar otomoni, içsel özgürlük, nesnelerden ayrılma gibi süreçleri de vardır” der. Burada kadının fallik haseti gitgide zayıflar, kadınsı iğdiş edilme bir tehdit olmaktan çıkar, ve fallus ötesi ve sahip olamadıkları yerine sahip olduklarının keşfi ve farkındalığı üzerine kurulu olan bu alanı annelik dışı psişik alan olarak tanımlar.

Yürüttüğüm Psikiyatri polikliniğine başvuran, yapay döllenme ile sahip olduğu 40 gunluk bir kız bebeği olan otuzlarındaki kadın (Bayan A) şöyle diyordu: “ Eşimle birbirimize çok düşkünüz, bu çocuğu çok istediğimi sanıyordum ama çocuk oldu, bu defa da acaba eşimle ilişkim mi bozulacak diye korkuyorum. Ağlaması beni sinir ediyor, onu hırpalamak istiyorum. Onu sevdiğimi hissetmiyorum. Onunla yalnız kalmaktan korkuyorum. Yanımda birileri olsun...”

Sonraki seanslarda “Annemle işikimiz pek iyi değildi, yani açıkçası annemi sevmem.... Ben galiba istenmeden, kazayla olmuşum. Bu net söylenmez ama ben bazı kaçamak cümlelerden farkediyorum bunu. Ağabeyimin yeri hep başkaydı. Ergenlik çağımda da babadan çok annem tarafından yasaklar koyuldu. Üniversite çağında ve çalışma hayatımda kendim bu kurallarla epey uğraştım.” diyordu.

Kız çocuğun (Bn. A’nın) kendi annesiyle olan bilinçli ve bilinçdışı etkileşimi anneliğinin de temelini atmıştı. Sevgi, ülküleştirme, öfke, nefret, haset ve rekabet önemli değişimler geçirerek kızın annelik idealini oluşturmuştu. Zaten, kızın çocukluk yaşantılarının iyi veya acı dolu olması ve yaşanan ambivalans ve karşıt tepki kurma sonucunda annelik formasyonu şekillenir. Fiziksel ve ruhsal olarak annenin içinde varoluşunda engeller olan bebeğe, yapay döllenme yoluyla doğduktan sonra da libidinal ve narsistik olarak yatırımın yetersizliği söz konusudur.

Herkesin bir erkek ve bir kadının cinsel ilişkisinden olduğu bilgisi Ödipal durumun içsel çalışması yoluyla zihinlere yapı kazandırır. Peki yapay döllenme yoluyla doğan çocuklarda bu durum ne yaratacak? Burada taşıyıcı anne ya da sperm bankası gibi daha karmaşık durumlar söz konusu değildi. Öte yandan kadın belki de arzulamadığı ya da arzusunun önünde önemli psişik engeller olduğu için şimdi bu ambivalansı yaşıyordu.

Acaba çocuk sahibi olma arzusu kimin arzusuydu? Belki de kendi arzusunun nesnesi olmayan ama erkeğin ya da ailenin arzu nesnesi olabilen bir çocuğu ne kadar istedi? Ya kendisi de arzu nesnesi olmaktan çıkarsa? İşte tüm bu ikilemler anneliğin eşiğinden içeri girmesini engellerken, çocuğa zarar verme korkularını da tetiklemişti.

Doğduktan sonra artık tam kontrol edilemeyen bebek öfke ve çaresizlik duyguları yaratıyordu. Yani artık bebek onu (anneyi), annesinin onu önceleri kontrol ettiği gibi kontrol etmektedir. Ayrıca bir kız bebek, annenin kendisinin bebekliğinde karşılanmamış ihtiyaçlarını da canlandırır; kendi yoksun çocukluğuna geriler, agresif annesiyle özdeşleşir ve çocuğuna saldırmak isteyebilir (Welldon 2006).

Bayan A’nın işi zordu, çünkü günümüzde de hala, annenin, ona verilmiş olan ve bilinçli ve bilinçdışı olarak da kendine empoze ettiği rolle ilgili içsel çatışmalarının ve ikilemlerinin olduğu kültürel olarak kolayca kabul edilmez. Hatta bu içsel çatışmaların annede çocuğa karşı öfke hatta nefret uyandırabileceği ve ketlenmesini saldırgan şekilde dışa vurarak eyleme dökmek isteyebileceği de kabul edilemez. Bu tür şeylerin iyi annede normal dışı olarak görülmesi sonucunda cadı, çocuk yiyen, kötü kalpli üvey anneler, kötü kaynana imgelerinin etkisi sürmektedir (Lax 2006). Bu “annesel canavarlar” kıskançlık, nedensiz öfke, acımasız ve sadist duygular, öldürme arzuları gibi duygularla dolu olup, bunlar hiç bir iyi annenin hissedebileceği duygular değildir. İşte bu baskılar altındaki (hem içsel hem de dışsal- kültürel) Bn. A bu duygularını dışa vurabildiği bir terapötik alan içinde çalıştıkça, kendisini, anne ve babasını, kocasını ve bebeğini yeniden tanımlayabildi.

Chasseguet-Smirguel’in (2003) sözleriyle bitirirsek, kadın anneliğe giden yolda sadece bir erkek olmak istemez, belki de ayrıca istediği şey özerk, tam bir kadın olarak kendisini annesinden çekip ayırmaktır.

Kaynaklar:

  • Freud S. (1905) Three essays on sexuality. SE. 7: 130-243, Hogarth, London.
  • Freud S. (1924) The dissolution of the Oedipos Complex. SE 19: 173. Hogarth London.
  • Freud S. (1925) Some psychical consequences of the anatomic differences between the sexes. SE. 19: 241-259, Hogarth London.
  • Freud s. (1933). Femininity. .In “New introductory lectures on psychoanalysis”. SE 22: 112-135. Hogarth London.
  • Freud S. (1937) Analysis terminable and interminable. SeE 23:209-253, Hogarth London.
  • Segal H. (1975) Introduction to the Work of Melanie Klein. Hogarth Press, London.
  • Klein M. (1957) Envy and gratitude. Hogarth London. 1975.
  • Guignard F. Maternity and femininity: sharing and splitting in the mother-daughter relationship. In Motherhood in the Twenty-first century. MA Alizade (Ed). Karnac Books. 2006, London. s. 97-111.
  • Faure-Pragier S. (2006) New Methods of Conception and the Practice of Psychoanalysis. In Motherhood in the Twenty-first century. MA Alizade (Ed). Karnac Books. 2006, London, s. 177-190.
  • Palgi Hecker A. Özne Olarak Anne / Öteki. Psikanalitik Kuramda bir Eksik. (Çev. P. Gökalp) Psikanaliz Yazıları 19, Sonbahar, 2009, Bağlam Yayınları, Istanbul.
  • Alizade AM. The non-maternal psychic space. In Motherhood in the Twenty-first century. MA Alizade (Ed). Karnac Books. 2006, London. S. 45-57.
  • Welldon E. (2006) Why do you want to have a child? In Motherhood in the Twenty-first century. MA Alizade (Ed). Karnac Books. 2006, London. s. 59-71.
  • Lax RF. Motherhood is unending. In Motherhood in the Twenty-first century. MA Alizade (Ed). Karnac Books. 2006, London. s. 1-10.
  • Chasseguet-Smirguel J. Freud ve Kadınlık: Kara Kıtanın Üstüne Düşen Birkaç Kör Leke. Kadınlık Yeniden, Çağdaş Psikanalizin Bakışı. B. Habip (Ed) içinde. Ithaki Yayınları, 2003, Istanbul.